ANKARA – BHA
Eğitimci-Türkolog Hayat Aras, yazısında şu ifadelere yer verdi:
Anohin Ulusal Müzesi’nin kapısından çıkıp Çoros Gurkin’in adını taşıyan o caddede yürürken, zihnimdeki büyük kurultay sabahının sesleri kentin gürültüsüne karıştı. Sokağın beton kaldırımlarında ilerlerken, caddenin ucunda göğe uzanan dağlara, o asırlık Han Altay tablosunun canlı gerçekliğine artık tamamen farklı bir gözle bakıyordum. Müze salonunda kendi köklerimin sıcaklığıyla henüz tanışmışken, Rusya Federasyonu’na bağlı bu özerk Altay Cumhuriyeti’nin zamansız bağları, adımlarıma yepyeni bir yön verdi. Soluduğum Sibirya nefesi, caddelerin bittiği yerde beni, o büyük anlatının başladığı ilk eşiğe, zamanın en eski toyuna ulaştırmak üzere çoktan yollara düşürmüştü.
Üstte mavi gök çadır, altta yağız yer döşek iken, kurtlar kuzuyla yan yana gezer, sular dağların üstünden aşar iken… Türkoğulları; derelerden coşkun bir sel gibi çağıldayıp, tepelerden azgın bir yel gibi esip geçmişler; gözlerini sonsuz bir ufka açıp koca bir anlatının ortasına düşmüşler: Çağ, o tamgalı çağ, dünya kutlu bir kurultay imiş. O kurultayın tam ortasında, kökü yerde, gövdesi gökte bir Altay ülkesi varmış. Akbaşlı Beluha Dağı henüz yerin bağrında ufacık bir tepecik, Kadın Irmağı toprağın emzirdiği zayıf bir sızıntıymış. Altıngöl, gökyüzünden düşen bir avuç su birikintisi olmaya hazırlanırken; ağaçların yaprakları som altın, nehirlerin yatakları ayaza kesmiş saf gümüş imiş. Dünyanın temeli yeni atıldığında, kamların davulu gümleyip yeri göğü titrettiğinde, zamanın o en ilk, en ıssız sabahında, şanlı ataların kutsal yurdunda ilk toy kurulmuş.
Altay Dağları’nın karlı ve yalçın doruklarının göğü kılıç gibi yırttığı, zamanın henüz saatlerle ölçülmediği o eski anlarda, göğün katlarında kuşlar kanat çırparak süzülür; taş kesilmiş balballar bozkırın dipsiz ıssızlığında geçmişin yazılarını geceye fısıldar imiş. İşte o günlerde, Altay’da coşan nehirler, toprağı yarıp giden sıradan birer su kütlesi olmaktan uzak, bu dik dağların çığlığı, kalbindeki sevdası, damarındaki neşesi, öfkesi ve yeryüzünün en eski anlatıcıları imiş. Zaman yolcusu ak sakallı Bilge Kaycı, bu elin Korkut Atası imiş. O ulu ozan, kopuzu yerine iki telli sazına, yani topşuruna vurup boy boylamış, soy soylamış. Onun gırtlaktan yükselen, doğanın yüreğindeki esintiyi, nehirlerin çağlayışını ve ulu kurtların uluyuşunu taklit eden boğaz şarkısı, yani o kutlu kay töreni tüm vadiyi kaplamış. Bu sesle birlikte dinleyenler esrimeye ulaşır, ataların ruhlarıyla bağ kurarmış. Görelim hanım, ulu kaycı o hırıltılı ve güçlü sesiyle ne söylemiş; söylemiş de bizi binlerce yıl sonrasına, o kutsal toprakların coşkusuna nasıl ulaştırmış? İşte ulu kaycının sözünü dizdiği o eşikten geçip, Altay masalımızın en hırçın, en delişmen, en bilge alp erlerinin ve alp kızlarının peşine düşmek üzere ben de adım attım yollara. Az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim.
Dağlık Altay’ın kendi halindeki küçük caddelerinden çıkıp dağların göğe doğru tırmandığı yollara saptığınızda, buranın herhangi bir kaya silsilesi olmadığını hemen fark ediyorsunuz. Altay Cumhuriyeti’nin bu sarp coğrafyası, bilindik tüm tanımların çok ötesinde, insan soyunun bu yeryüzündeki serüvenini sıfırdan başlatan ulu bir ocak. Bizler bugün buralarda yürürken, altımızdaki toprak katmanlarının yüz binlerce yıllık bir insanlık birikimini sakladığını bilmek adımlarımızı özenle atmamızı gerektiriyor.
Altay Dağları’nın dondurucu vadilerinde, insanlık tarihinin bilinen tüm ezberlerini sarsan muazzam bir gerçek gün yüzüne çıktı: Denisova insanları. Bu sert Sibirya coğrafyasında henüz modern insanın izi bile yokken, karlı dorukların korumasında, bizden farklı bir insan soyu yaşıyordu. Yerel Altay inanışlarında her dağın, her mağaranın birer “eezi” yani iyesi, sahibi, koruyucu ruhu olduğuna inanılması boşa değil; nitekim bu dağ sığınakları, binlerce yıl boyunca farklı insan soylarının yollarının kesiştiği ortak bir mekân olmuş.
İşin en büyüleyici tarafı ise, o insanların bugünün insanıyla kurduğu o canlı bağ. Tibetlilerin o yüksek, oksijensiz zirvelerde hiçbir solunum sıkıntısı çekmeden rahatça hayatta kalmalarını sağlayan koruyucu gen, belki de Denisovalılardan miras kaldı. Mağaranın dondurucu katmanlarında bulunan ve yeşil klorit taşından yapılan bilezik ise onların ne kadar üstün bir zanaat becerisine ve estetik duyguya sahip olduğunu gözler önüne seriyor.
Üstelik en son antropolojik araştırmalar, Asya genelinde iz bırakan bu soyun bazı üyelerinin, 190 santimetreye varan boyları ve güçlü iskelet yapılarıyla dönemlerinin en heybetli, en iri cüsseli topluluklarından biri olduğunu doğruluyor. Tabii ben bu “dev cüsse” ve 190 santimetrelik boy hakkında bilgilendirme yaptığım an, ister istemez kendi bedenimle hızlı bir karşılaştırma yaptım. Şöyle bir kendime baktım ve arkadaşlarıma şu itirafta bulunmadan geçemedim: Ya bu antik devlerle aramızda gerçekten hiçbir genetik bağ yoktu ya da saymakta zorlandığımız onca asır içinde, evrimleşe evrimleşe bana düşen boy, anca bu kadar kalmıştı! Hayatta gülmek için her zaman bir sebebimiz var; yeter ki kendimizle, özümüzle barışık olalım. Geçmişin heybetine saygı duyup, bugünün neşesini yaşamak gerek.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, kurduğumuz aile soframızda kahvaltımızı yapıp, Altay’ın kalbine, Çemal’e gitmek üzere yola çıkıyoruz. Yol boyunca zaman büsbütün yavaşlıyor; coğrafyanın sunduğu o heybetli dağ taraçalarında durup soluklanarak ilerliyoruz. Çemal’e vardığımızda, ulu kaycının ezgilerinde çağıldayan o meşhur Kadın Irmağı’nın kenarında yaklaşık dört kilometrelik nefis bir yürüyüş bizi bekliyor. Nehir kıyısı boyunca sıralanmış ahşap barakalardaki yerel dükkânlar, ulu dağların asırlık esintisini taşıyan deri işlemelerle, keçelerle, ahşaplarla dolu. Heybemize bu topraklardan küçük hatıralıklar katıp yürüyüşümüzü sürdürüyoruz.
Bu yürüyüşün tam bittiği eşikte, Altay şamanlarının yüzyıllardır yerle göğü birbirine bağlayan o kutsal mekânı, yani Ruhlar Vadisi (Çeçkış) karşımızda beliriveriyor. Burası, Altay Dağları’nın en güçlü enerji merkezlerinden biri olarak kabul edilen, mistik atmosferiyle büyüleyen özel bir kanyondur. “Ruhlar Vadisi” adı, kanyonun rüzgâr uğultularının ve mistik havasının, burayı koruyan doğa ruhlarının sesi olduğuna inanılmasından gelir. Kamlar, hâlâ buradaki kayaların, ağaçların ve suyun gizemli bir iyileştirici gücü olduğuna inanırmış. Vadinin anlatılması imkânsız büyüleyici güzelliğinde adımlarken, bizden çok çok öncekiler tarafından kayaların bağrına kazınmış ilk petrogliflerle, o bilmem kaç yıllık kaya resimleriyle yüz yüze gelmiştik. Kazıma teknikleriyle yapılan bu çizimlerde; dağ keçileri, geyikler, av sahneleri, ritüel gerçekleştirdiği düşünülen şaman figürleri… yol yoldaşlarımızdı. Burası, Ak Tayganın ruhlarına sunulan alkışların, yani iyi dilek dualarının hâlâ kayalarda yankılandığı yerdi.
Altay boylarının anlatılarında yer alan bu yalçın coğrafya, bir orman kuşağı olmaktan çok ötededir. Sibirya Türklerinin inanç dünyasında “ağaçlık yüce dağ” demek olan tayga, iki ruhani alana ayrılır: Kutlu ruhların, iyiliğin, esenliğin ve bolluğun sığınağı olarak göğe uzanan Ak Tayga; koruyucu iyelerin yaşadığı, avcıların girmeden önce saygıyla eğilip alkışlar okuduğu arı, duru dağ ormanlarıdır. Buna karşılık yeraltı kağanı Erlik Han’ın ve onun kötü güçlerinin etkilediği; gün görmeyen, yol vermez, ürkütücü ve korkunç yerler ise Kara Tayga olarak anılır. Destanlardaki, halkın edebiyatındaki bu köklü katmanlar yalın bir doğa betimlemesi değil, yeryüzü ile yer altı güçlerinin karşılaştığı gizemli birer evrendir.
Vadinin derinliklerinde, kayaların arasından süzülerek usulca çağlayan küçük bir uçarsu da bu mistik yolculuğumuza kendi sesini katıyor. İnanca göre, bu şifalı şelalenin arkasındaki küçük kaya oyuğuna geçip gönülden bir dilek tutulduğunda, doğanın ruhları bu dileği duyar ve gerçekleştirirmiş. Yukarılara doğru tırmanıp tepeden etrafa baktığınızda ise Kadın Irmağı’nın vadileri yararak gidişini izleten o manzara, gözlerinizin gördüklerine sizi inandıramayacak kadar güzel ve etkileyici.
Ruhlar Vadisi’ndeki bu zamansız anları geride bırakarak Şaşıkman Köyü’ne doğru yolumuza devam ediyoruz. Yol üzerinde, Altayların en yüksek noktalarından biri olan ve yerel inanışta kutlu bir eşik sayılan, ağaçları ak renkli bezlerle bezeli o meşhur Calmunku (Seminski) geçidine varıyoruz. Deniz seviyesinden bin altı yüz metre kadar yüksekte, ulu çamların, sedirlerin arasından esen o serin dağ havasını soluyarak küçük bir mola veriyoruz. Güneş dağların ardına çekilirken, akşamın o lacivert saatlerinde nihayet Şaşıkman’a ulaşıyoruz. Günün tüm yorgunluğunu ormanın rüzgârına emanet etmek üzere, o derin Ak Tayganın koynuna gizlenmiş huzurlu turbazamıza yerleşiyoruz. Turbaza, Rusça “Turistiçeskaya baza” (turist kampı, turistik merkez) ifadesinin kısaltması olan mütevazı konaklama yerleridir. Akarsu boylarında ya da dağ yamaçlarında kurulan bu alanlar; ağaç ev ve küçük kulübe anlayışıyla yapılan yalın barınaklardır. Altay yöresinin simgelerinden olan bu ahşap konutlar, gezginlerin isteklerine göre çeşitlilik gösterir. Kimi yerlerde yıkanma ve tuvalet alanları ortaklaşa kullanılırken, kimilerinde ise kişiye özel sıcak bir yuva rahatlığı sağlanır. Büyük şehir yaşamının kurallarından uzak olan bu topraklarda, altyapı yetersizlikleri yüzünden gündüzleri az verilen elektrik geceleri tamamen kesilebilir. Konuklar buralarda doğal çevre seslerini ya da dinginliği dinleyerek dinlenirler. Bu benzersiz doğa parçası, hiçbir merceğin sınırlarına sığmayacak kadar derindir.
Burası, yanı başımızda uzanan ve Altay halkının dilinde fısıldanan o efsanelere göre “tersine akan nehir” diye anılan gizemli Ursuu (Ursul) Irmağı’nın yatağı imiş. Coğrafi olarak Katun’a dökülse de yerel anlatılarda; ilkbaharda coşan Katun Irmağı’nın heybetli baskısıyla suların geriye doğru çekildiği söylenir; nehre bu efsanevi niteliği kazandıran da kulaktan kulağa yayılan bu doğa anlatısıymış. Bu heybetli nehre adını veren Katun kelimesi, Altay mitolojisinde doğanın doğurgan, koruyucu ve yaşam veren dişil gücünün yeryüzündeki yansımasıdır. Altay Türklerinin inanışında nehirler canlı sayılır. Tüm suların anası kabul edilen Katun, tıpkı Ursuu Irmağı’nı kendi heybetiyle dizginlediği gibi coğrafyanın tüm ritmini tek başına belirler. Biz de kendimizi doğanın bu kendi ritmine ve Altay gecesinin esenliğine bırakıyoruz. Kim bilir, belki bu ritme Denisovalılar da katılır.


Yorumlar