Bazı hikâyeler vardır, insan dinlerken yalnızca geçmişi öğrenmez; kendi çocukluğunu, gençliğini, annesini, öğretmenini ve geride bıraktığı yılları da hatırlar.
Bugün sizlere böyle bir hikâye anlatacağım.
Aksaray Valisi Duru’nun, bugüne kadar pek bilinmeyen öğrencilik yıllarını…
Bir zamanlar Aksaray’a lise öğrencisi olarak gelen, bir okul yurdunda kalan, derslere giren, kitap okuyan ve geleceğin kendisine neler getireceğini henüz bilmeyen bir gencin hikâyesini…
Aradan yıllar geçti. O genç büyüdü, hayatın farklı yollarından geçti ve bir gün öğrenci olarak geldiği Aksaray’a bu kez vali olarak döndü.
İşte beni bu hikâyeyi yazmaya yönelten de tam olarak bu.
Çünkü insan bazen bir şehre yalnızca görev yapmak için gelmez. O şehrin sokaklarında gençliğini bırakmıştır. Bir okulun koridorunda heyecanını, bir yurdun odasında özlemini, bir öğretmenin hafızasında belki de çocukluğunu…
Yıllar sonra geri döndüğünde ise karşısına yalnızca bir şehir değil, kendi geçmişi çıkar.
Vali Duru, göreve başlayalı dokuz ay olduğunu belirtirken lise yıllarına ilişkin anılarını anlattı. Üstelik bu hatıraları neden bugüne kadar paylaşmadığını da açıkladı.
Aksaray’a yaranmak, kendisini şehre sevdirmek ya da şehirle özdeşleşmek amacıyla geçmişini anlattığının düşünülmesini istemediğini belirtti. Başarısının ve liyakatinin ön planda olmasını istediğini ifade etti.
Ben de bugün, Duru’nun kendi sözleriyle anlattığı bu geçmişi, taşıdığı duygularla birlikte köşeme taşıyorum.
Çünkü bu hikâyede yalnızca bir valinin geçmişi yok. Zorluklar içinde büyüyen bir çocuğun, kendisine yol gösteren öğretmenlerin ve yıllar geçse de unutulmayan gençlik hatıralarının izleri var.
Bir annenin mücadelesiyle başlayan hayat…
Vali Duru’nun hikâyesi, Aksaray’daki lise yıllarından çok daha önce, çocukluğunda başlıyor.
Aslen Ulukışla’nın Koçakköy köyünden olan Duru, annesinin altı çocuğunu tek odalı bir evde, zor şartlar altında büyüttüğünü anlattı.
İşte bu ayrıntıda insanın boğazına bir düğüm oturuyor.
Altı çocuk…
Tek odalı bir ev…
Ve bütün çocuklarını hayata hazırlamak için çabalayan bir anne…
O evde kaç kış yaşandı, kaç gece yarına ilişkin kaygılarla geçirildi, kaç kez bir anne kendi ihtiyacını erteleyip çocuklarını düşündü, bilmiyoruz.
Bunları anlatılanların ötesine geçerek varsayamayız. Ama altı çocuğu zor şartlarda büyütmenin ne kadar büyük bir emek istediğini anlamak için de uzun uzun konuşmaya gerek yok.
Anneler çoğu zaman kendi hikâyelerini anlatmazlar. Çocuklarının hikâyesini yazabilmek için uğraşırlar.
Belki de bir annenin en büyük hayali, evladının bir gün iyi bir yere gelmesinden önce, kendi ayakları üzerinde durabildiğini görmektir.
Yıllar sonra o çocuklardan biri, Aksaray Valisi olarak görev yapıyor.
İnsan ister istemez düşünüyor: Bugün oğlunun bu görevde olduğunu gören bir anne, geçmişte yaşadığı o zor günleri hatırladığında neler hisseder?
Elbette bunu Duru’nun annesi adına cevaplayamayız. Fakat şu gerçeği görmezden de gelemeyiz: Bir insanın hayatında ulaştığı yer kadar, o yola hangi şartlarda çıktığı da önemlidir.
Bazen bir makamın arkasında, kimsenin görmediği bir annenin emeği vardır.
Ve o emeğin karşılığı, hiçbir unvanla tam olarak ölçülemez.
1985 yılında Aksaray’a gelen genç…
Duru, ilkokulun ardından ortaokulu Çift Dağı’nda tamamladı. Öğretmenlerinin yönlendirmesiyle girdiği sınavda Aksaray Motor Meslek Lisesi’ni kazandı.
Takvimler 1985-1986 eğitim öğretim yılını gösteriyordu.
O yıllarda Niğde’ye bağlı bir ilçe olan Aksaray’a gelen genç Duru, bugünkü Yavuz Çoban Mesleki ve Teknik Lisesi’nin motor bölümünde lise bir ve ikinci sınıfı okudu.
Park Pastanesi’nin çaprazındaki okul yurdunda kaldı.
Yurt koridorundaki sobanın başında geçen günleri anlattı.
Şimdi bir an için gözümüzün önüne o yılları getirelim.
Gençliğinin başında bir öğrenci…
Ailesinden uzakta geçirilen günler…
Okulun, derslerin ve arkadaşlıkların oluşturduğu küçük dünya…
Belki geleceğe ilişkin büyük hayaller, belki henüz adı bile konulmamış beklentiler…
O günlerde kim bilebilirdi ki bir gün bu genç, aynı şehre vali olarak dönecekti?
Belki kendisi de bilmiyordu.
Zaten hayatın en ilginç tarafı da bu değil mi? İnsan gençken geleceği merak eder; yıllar sonra ise dönüp geçmişine bakarak bugünlere nasıl geldiğini anlamaya çalışır.
Bir zamanlar kaldığı yurt, bugün onun hafızasında bir adres olmanın çok ötesinde.
Çünkü bazı yerler, insanın yalnızca konakladığı ya da eğitim gördüğü mekânlar değildir. Hayatın henüz şekillendiği, insanın kendini tanımaya başladığı yılların sessiz tanıklarıdır.
Yurt koridorundaki soba da belki bu yüzden hafızasında kalmıştır.
Sobanın etrafında kimlerle oturduğunu, hangi sohbetlerin yapıldığını, o günlerde ne düşündüğünü bugün yeniden hatırlamak…
İnsan bazen yıllar sonra geçmişine döndüğünde büyük olayları değil, böyle küçük ayrıntıları özler.
Çünkü gençlik dediğimiz şey, çoğu zaman farkında olmadan yaşadığımız sıradan günlerin toplamıdır.
Atölyede kitap okuyan öğrenci…
Vali Duru’nun anlattığı bir başka ayrıntı da öğrencilik yıllarındaki kişiliğine ışık tutuyor.
Meslek lisesinde okurken atölye derslerinde sürekli kitap okuduğunu anlatıyor. Sosyal yönünün ağır bastığını düşündüğü için düz lisede okumak istediğini de ifade ediyor.
İnsan bunu duyunca gülümsüyor.
Bir yanda motor atölyesi, diğer yanda kitaplar…
Belki arkadaşlarıyla sohbet ediyor, belki geleceğe ilişkin planlar yapıyor, belki de okuduğu satırlarda kendisine yeni dünyalar arıyordu.
Bugün o günleri anlatırken geçmişini olduğu gibi hatırlıyor. Kendi okulundan memnun olduğunu, meslek lisesinin hayatında önemli bir yeri bulunduğunu söylüyor; gençliğinde başka bir eğitim ortamına duyduğu ilgiyi de saklamıyor.
Bence bu samimiyet önemli.
Çünkü geçmişi hatırlamak, her şeyin kusursuz olduğunu söylemek değildir. İnsan, yaşadığı yılların kıymetini bilirken o günlerde içinde kalan özlemleri de kabul edebilir.
Hepimizin gençliğinde böyle anlar yok mu?
Bir başka okulda okumayı istemek…
Başka bir şehirde yaşamanın nasıl olacağını merak etmek…
Bir gün mutlaka gerçekleştireceğimizi düşündüğümüz hayaller kurmak…
Yıllar sonra o günlere dönüp baktığımızda, bazı hayallerin gerçekleşmediğini görürüz. Ama hayatın bize hiç düşünmediğimiz başka yollar açtığını da fark ederiz.
Duru’nun Aksaray’daki öğrencilik yılları da böyle bir geçmişin parçası.
Yıllar sonra öğretmenlerini buldurdu…
Hikâyenin beni en çok duygulandıran bölümlerinden biri ise Vali Duru’nun kendisine emek veren öğretmenlerini unutmaması.
Duru, göreve başladıktan sonra lise yıllarında öğretmenliğini yapan beş altı kişiyi özellikle buldurduğunu ve onlarla nostaljik bir sohbet gerçekleştirdiğini anlattı.
Bu ayrıntıyı okuyunca insanın aklına bir sınıf geliyor.
Öğretmen masasının önünde oturan öğrenciler…
Tahtaya yazılan dersler…
Zaman zaman duyulan zil sesi…
Bir öğretmenin, belki o gün hiç önemsemeden söylediği ama bir öğrencinin hayatında iz bırakan bir cümlesi…
Aradan kırk yıla yakın zaman geçiyor.
Öğrenciler büyüyor, kendi hayatlarını kuruyor. Öğretmenler yılların geçişine tanıklık ediyor. Bir zamanlar sınıfta oturan gençlerden biri, günün birinde devletin önemli sorumluluklarından birini üstleniyor.
Ve sonra o öğrenci, yıllar önce kendisine ders anlatan öğretmenlerini aratıyor.
İşte burada insanın duygulanmaması zor.
Çünkü öğretmenlik, emeğinin karşılığını her zaman hemen görebildiğiniz bir meslek değil. Bir öğrencinin hayatına dokunursunuz ama o dokunuşun yıllar sonra nasıl bir anlam kazanacağını bilemezsiniz.
Belki bir öğrencinin zihninde yalnızca bir dersiniz kalır. Belki yıllar sonra söylediğiniz bir söz hatırlanır. Belki de öğrenciniz, aradan onlarca yıl geçmesine rağmen sizi unutmaz.
Duru’nun öğretmenlerini buldurması, geçmişinden kopmadığını gösteren anlamlı bir ayrıntı.
O buluşmada neler konuşulduğunu bilmiyoruz. Ancak insan, eski öğretmenleriyle yıllar sonra bir araya geldiğinde yalnızca bugünkü hayatını anlatmaz. Bir bakıma eski öğrenciliğine de döner.
Belki öğretmenleri ona o günkü hâlini hatırlattı. Belki okul arkadaşlarından söz edildi. Belki de bir zamanlar sıradan görünen günler, şimdi gülümseyerek anlatılan hatıralara dönüştü.
Bazen insanın söylemek istediği en önemli söz, çok basittir:
“Hocam, sizi unutmadım.”
Ve bazen bu cümle, uzun uzun anlatılanlardan çok daha fazla şey söyler.
Dokuz ay sonra geçmişin kapısı aralandı…
Vali Duru, göreve başlayalı dokuz ay olduğunu belirtirken bu anılarını anlattı.
Geçmişini bugüne kadar neden paylaşmadığını da kendi sözleriyle açıkladı. Aksaray’a yaranmak ya da kendisini şehre sevdirmek amacıyla geçmişini anlattığının düşünülmesini istemediğini söyledi.
Bu açıklamayı da not etmek gerekiyor.
Çünkü bir insanın geçmişiyle kurduğu bağ kadar, o geçmişi hangi şartlarda anlattığı da önemlidir. Duru, görevini ve kişisel hatıralarını birbirinden ayrı tutmak istediğini ifade ediyor.
Ancak bugün anlattığı hikâye, Aksaray’la bağının yalnızca dokuz aylık bir görev sürecinden ibaret olmadığını gösteriyor.
Bu şehre ilk kez vali olarak gelmedi.
Yıllar önce öğrenci olarak geldi. Burada eğitim gördü, yurtta kaldı, öğretmenleriyle aynı sınıfları paylaştı. Gençliğinin bir bölümünü bu şehirde geçirdi.
Bugün ise aynı şehre farklı bir sorumlulukla dönmüş durumda.
İnsan hayatında bundan daha anlamlı dönüşler de vardır elbette. Ama bu hikâyeyi özel kılan, geçmişle bugün arasındaki bağın hâlâ canlı olması.
Peki, annesi ve eski öğretmenleri bu hikâyenin neresinde?
Benim bu hikâyede en çok düşündüğüm nokta şu:
Bugün vali olarak gördüğümüz insanın geçmişinde, onu yetiştiren bir anne ve hayatına dokunan öğretmenler var.
Bir tarafta altı çocuğunu zor şartlarda büyüten bir anne…
Diğer tarafta öğrencisinin geleceğini şekillendirmeye çalışan öğretmenler…
Ve bütün bunların arasında, henüz hayatın kendisini nereye götüreceğini bilmeyen bir genç…
Yıllar sonra geriye dönüp baktığında o genç, kendisine emek veren insanları hatırlıyor.
Belki insanın hayatındaki gerçek zenginlik de burada saklıdır.
Nerede olduğumuz, hangi görevde bulunduğumuz, ne kadar yol aldığımız elbette önemlidir. Ama o yolda bize kimlerin eşlik ettiğini unutmamak da en az bunlar kadar kıymetlidir.
Çünkü başarı yalnızca ulaşılan yerle anlatılamaz. O yere gelene kadar alınan destek, verilen emek ve insanın hayatında iz bırakan kişiler de bu hikâyenin içindedir.
Duru’nun anlattığı geçmiş, bize bunları yeniden hatırlatıyor.
Ben bu hikâyeyi neden köşeme taşıdım?
Gazetecilik bazen bir açıklamanın içindeki en önemli cümleyi bulup okuyucuyla paylaşmaktır. Bazen de herkesin gördüğü bir makamın arkasındaki insan hikâyesini fark etmektir.
Ben bugün Aksaray Valisi Duru’nun öğrencilik anılarını bu nedenle köşeme taşıyorum.
Çünkü bu, yalnızca geçmişte hangi okulda okuduğuna ilişkin bir bilgi değil.
Bir annenin zorluklar içinde büyüttüğü çocuklardan birinin hayat yolculuğu…
Yıllar önce öğrenci olarak geldiği şehirde bugün görev yapan bir insanın hatıraları…
Ve kendisine emek veren öğretmenlerini yıllar sonra bile unutmamasının hikâyesi…
Bazen bir insanı daha yakından tanımak için uzun bir biyografiye ihtiyaç duymayız. Birkaç hatıra, geçmişine ilişkin birkaç ayrıntı, yıllar sonra aradığı bir öğretmenin hikâyesi bize çok şey anlatabilir.
Duru’nun anlattıkları da bende böyle bir iz bıraktı.
Belki bu satırları okuyanlar arasında yıllar önce başka bir şehirde okumuş olanlar vardır. Belki de bir okulun kapısından son kez çıkarken bir daha o günleri böyle özleyeceklerini düşünmemişlerdir.
Şimdi o yılları hatırlasalar, belki önce bir öğretmenin yüzü gelir akıllarına. Belki annelerinin kendilerini okula uğurladığı sabahlar… Belki yurtta kaldıkları günler, ilk arkadaşlıklar, ilk hayal kırıklıkları…
İnsan geçmişine döndüğünde yalnızca kendisini hatırlamaz. Kendisine emek veren herkesi de yeniden hatırlar.
Son söz…
Bir zamanlar Aksaray’a lise öğrencisi olarak gelen genç, bugün aynı şehrin valisi.
Yıllar önce kaldığı yurdu, okuduğu okulu, atölyede kitap okuduğu günleri ve öğretmenlerini unutmamış.
Hayat ona yeni yollar açmış. Görevleri değişmiş, sorumlulukları büyümüş. Fakat geçmişi, hafızasında yerini korumuş.
Belki bir gün o eski okulun önünden yeniden geçecek. Belki yurt binasına bakıp gençlik yıllarını hatırlayacak. Belki de kendi kendine, o günlerdeki hayatını ve bugün geldiği noktayı düşünecek.
Bunların olup olmayacağını bilmiyoruz. Ama yıllar sonra geçmişini bu ayrıntılarla anlatması bile insanı düşünmeye sevk ediyor.
Çünkü bir zamanlar öğrenci olan herkes, içinde biraz o günlerin çocuğunu taşır.
Yıllar geçer, saçlara ak düşer, hayatın sorumlulukları artar. İnsanlar size unvanınızla hitap etmeye başlar. Ama bir şarkı, bir okul kokusu, eski bir öğretmenin adı ya da bir yurt koridorunun hatırası sizi bir anda yıllar öncesine götürebilir.
Ve o an, bütün unvanların gerisinde, bir zamanlar hayalleri olan genç insan yeniden ortaya çıkar.
Vali Duru’nun hikâyesinde beni en çok etkileyen de bu: Bugün bulunduğu yeri anlatırken, bir zamanlar nerede durduğunu unutmaması.
Çünkü insanın gerçek geçmişi, yalnızca geride bıraktığı yıllar değildir. Kendisine emek verenlerin, paylaştığı anıların ve hâlâ yüreğinde taşıdığı duyguların toplamıdır.
Belki de yıllar sonra bir şehre dönmenin en anlamlı tarafı, o şehrin sizi nasıl hatırladığından önce, sizin orada kim olduğunuzu hatırlamanızdır.
Bir zamanlar Aksaray’da öğrenci olan o genç, bugün vali olarak aynı şehirde görev yapıyor. Ama aradan geçen yıllara rağmen hafızasında hâlâ bir okulun koridoru, bir yurdun sobası ve kendisine emek veren öğretmenleri var.
İşte bazı hikâyeler tam da bu yüzden yazılmaya değer.
Çünkü makamlar zamanla değişir; insanın geçmişinde kendisine yer açanların hatırası ise çoğu zaman ömür boyu kalır.


Yorumlar